
Fitili alabildiğine küçülmüş, gazının son damlalarını tüketen bir lambanın ışığında titriyordu yürekleri… Hayat mücadelesi, içinde neredeyse eritmişti onları; artık bilemiyordu, lambalarının fitili kadar mı kalmıştı; yoksa zengin evlerin şöminelerindeki ateş kadar harlı mıydı sevgileri… Düşünmeye fırsat bulamamıştı ne zamandır.
Bu gece düşünebilirdi, uyku tutmamıştı nasılsa. Yaşar da horluyordu yanında. Hep öyle olurdu ya; tam uykuya dalardı, Yaşar horlamaya başlayınca sıçrardı güzelim uykusundan. Koyun sayardı olmazdı; rüyasının devamını kurardı zihninde, hani olur ya, belki beynini kandırabilirdi de uyuyup devamını görebilirdi, umut işte… Sonra vazgeçerdi, düşünmeye başlardı; buraya gelişini, eski günleri, çocukluğunu… Sabah olur, şaşırırdı; düşünürken uyumuş olurdu çünkü. Anlardı daha önce beyhude çabaladığını. Öyle koyuna moyuna değil, güler yüze geliyordu bu meret. Eskileri düşünüp yüzü güldüğü an, tatlı bir uyku alıveriyordu şekerden pençesine onu. Sonra ver elini rüyalar âlemi…
Bu gece de kocasını düşünsündü bari; aralarındaki büyük sevgiyi, onunla olabilmek için neleri elinin tersiyle ittiğini… O aşk hala var mıydı bilmiyordu gerçi… Düşündü eskileri, yenilerle karşılaştırdı; gene bilemedi.
Hafif bir ürpertiyle bölündü fikrinin anılarla oynaşması. Kapı mı tıkırdamıştı? O mu yanlış duymuştu yoksa? Büzüldü yorganın içinde ‘bir şey yoktur’ diye geçirdi içinden… Kışları rüzgârdan olurdu böyle şeyler alışkındı, ama şimdi yazdı; yaprak kıpırdamıyordu dalında, ne rüzgârı? Yaşarı dürttü hafifçe, uyanmadı. Unutmuştu, bir an kendisi gibi sanmıştı kocasını. Onunki kuş uykusu gibiydi ya; Yaşar’ınki kış uykusu gibi… Kolay kolay uyanmazdı. Tıkırtılar arttı, daha bir çekti yorganı kafasına; sanki yorgan tehlikenin üstünü örtüverecekti. Sonra fark etti yaptığı şeyin saçmalığını; daha bir kuvvetli dürteledi Yaşar’ı.
Bir de seslice söylendi dışarıdaki duysun diye: ‘Hayırlı biri gelmez bu saate kocam be! Dur ben vereyim tabancanı sana, icabına bak şunun!’
Karısının sesiyle uyandı Yaşar. Önce anlamadı ne olduğunu; tıkırtıları duyunca işkillendi o da. Yatağın başucundan baltayı aldı eline, kapıya doğru seğirtti. Zaten kilidi yoktu kapının, bir hamlede açılıverdi. Yaşar’ın kapıyı açmasıyla, -bahçedeki köpekten saklanmak için olacak- kapının önünde titreyen kedi hışımla içeri dalıverdi. Yaşar’la karısı birbirlerine bakakaldılar, gevşediler bir anda; sonra ikisini de aldı mı bir gülmek! Kediyi kovaladılar dışarı; miskin köpekten kurtardılar.
Her daim lambanın yanında duran ince bir urganları vardı. Kilitsiz kapıyı sağlama almak için; duvara, kapının iki yanına karşılıklı çakılmış çentiklere onu kat kat dolayıp sıkıca bağladılar. Aslında urganın alınma amacı buydu da, köylük yerde kim fakir hanelerine girmek isteyecek, diye düşünüp ipi sarmaya üşenirlerdi. Allah bilir ya, bu korku onlara iyi bir ders olmuştu.
Kahkahalarının emaneti karın ağrılarıyla yatağa girdiler ikisi. Birbirlerine baktılar; sevgiyle gülümsediler. Sarıldılar sonra. Düşünmesine gerek kalmadı kadının; kocasının, gözlerine sıcacık bakışı yetmişti yeniden anlamasına: Yaşar, gönlünün orta yerinde hala yaşamaktaydı… İşte bu, bir tek bu bedeldi yaşadığı tüm sıkıntılara.
Atalar demiş ya; iki gönül bir olunca…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder